.:: Anasayfa ::. .:: Profilim ::. .:: Arsivim ::.
spacer.gif (63 bytes)

Kategorilerim

Son Yazılarım

OnlineIPAddress.com

http://sancakbey35.blogcu.com/


























8/5/2008
08:42

PAPATYANIN AŞKI

Koskoca bir bahçede harikulada çiçekler içinde bir papatya.. Ve papatya aşık olmuş, yanmış

tutuşmuş ak sakallı bahçıvana..
Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından.. Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz
gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları..
Kıskanıyormuş bahçıvanı, Kırmızı güllerden, Sarı lalelerden, Mor menekşelerden.... Zambaklardan...
Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını..
Bir gün, Aşkı öyle büyümüşki... Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu.. Toprağa
bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş.. Ayaklarını görüyormuş.. Bunada şükür
diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek...
Zaman akıp gidiyormuş.. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu
kaldırsa Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş.. Ve işte bir gün..
Bahçıvan papatyaya dopru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış.. Elindeki sopayı,
köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an
daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, ama bedeni kurtulmuş...
Uzun bir müddet sonra, Bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş
papatya.. Ama işte bir sabah...
Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri
gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan
değilmiş.. Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış
yukarıya doğru..
Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.. Gözleri gök mavisi,
saçları güneş sarıymış.. Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru
uzatmış.. Ve bir hamlede bağını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini.. O
ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.. Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı
düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.. O her şeye rağmen, papatyaya emek
vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, ama onu aslında hep sevmiş...
Papatya anlamış artık..
Sevgi, emek istermiş...
Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini.. Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağıda
kuruduğunda, biliyormuş artık..
* Gerçek sevginin, söylemeden, yaşamadan ve asla kavuşmadan varolabileceğini...

Sular yükselince, balıklar karıncaları yer..
Sular çekilince de karıncalar balıkları...  
Kimse bugünkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmemelidir...  
Çünkü kimin kimi yiyeceğine "SUYUN AKIŞI " karar verir..."  

bugün geriye kalan ömrümün ilk günü

 

8/5/2008
08:27

YÜREĞİMDEN ÇALINTI

 


 
 
 
daha fazla yanabilir mi sanırsın canım benim.... yanmaz...
incildim incileceğim kadar ...
kırıldım binlerce kez....
 
yeri geldi hayran oldum yüreğimdeki sevgime.. yerine geldi lanet okudum.....
 
ama asla pişman olmadım seni sevdiğim için.... bugün yine olsan yine seni severdim koşulsuzca.....
 
içim acısada, yüreğim kanasada, her gece gözlerimden yıldızlar kaysada....
inan bana seni severdim...
hemde zerre pişmanlık duymadan...
 
acı çekmek benim kaderim olsa gerek.. sende gelen acı ise ..... evet...
her şey boş.....
biliyorum...
aşk bizi çoktan terk etti.....
ben bizi çoktan terk ettim....
sen bizi çoktan terk ettin....
 
bu terk edişler nereye kadar gider bilmem.. ama geri dönüş noktamız hep aynı biliyorsun değil mi?
ben aynı yerde olacağım... sen aynı yere geleceksin... sanki hiç yaşanmamış olacak ayrılık...
yağmurlar ıslatmamış olacak yüreğimizi.... yıldırım düşmemiş olacak sevdamıza....
 
ben güveniyorum yüreğimdeki sana... ya sen güveniyor musun???
bende ki sana...
sendeki bana.....
söyle ne zaman diner bu hasret...
vuslata dek sürede bu sevdanın yolu.... inan bana ben yorulmadan o yolun yolcusu olacağım..
zerre pişmanlık duymadan......
 
yüreğimden çalıntıdır....

8/5/2008
08:26

ONA GİDERSEM KIZAR MISIN?..

Gittiğim her yerden onu arardım... Bir sancı, bir nöbet gibiydi içimdeki sevgisi... Sancı tahammül edilmez olunca telefonlara sarılırdım. Geceleri, imza günlerine gittiğim şehirlerdeki yoksul otellerin odalarından sabahlara kadar onu arardım. Nöbetim dininceye kadar... Terler içinde... Sevgisiyle çıldırmayı ve her türlü rezilliği göze alarak... Hata üstüne hata... Sabırsız, hesapsız, soluk soluğa. Yanlış üstüne yanlış yaparak arardım... Korkuyordum. Sevgimden emin olmaya başlar başlamaz birilerinin onu elimden almasından korkuyordum. Yitirme korkusu, son bulacak korkusu... Yoksulluğun verdiği bir korkuydu bu... İçimde bir ses durmadan; "artık arama, biraz diren, hep sen aradın, onun aramasını bekle, sabret" derdi. Evet, bu ses vardı, bu ses de bana aitti, ama onu dinleyen de kimdi?... Gördüğüm her telefona bir bağımlı gibi sarılıyor ve sesini duyar duymaz: "Seni seviyorum" diyordum... Bu coşkuyu onun varlığı sağlamıştı. Varlığına minnet duyuyordum bu yüzden... Bu yüzden benim bütün sırlarımı, niyetlerimi, arzularımı bilsin istiyordum... Bende olan ve olabilecek her şeyi bilsin. Hem de vakit geçmeden, bir an önce... Ama o sıkıldı benden, hem de birdenbire. Ben ona tam kendimi açmışken, nasıl olduysa sıkıldı benden... Kim bilir belki onu bu kadar çok seveceğimi düşünememişti... Belli ki sevgim onu boğmuştu. Nitekim itiraf etmişti, bana bir şey olur endişesini daha fazla taşımak istemiyordu. Duygularımı gittikleri yerden geri çağırmalı, kendime çeki düzen vermeliydim... Hem hayat devam ediyordu. Ama ben en çok bu cümleden, nefret ediyordum; ama o hep bunu söylüyordu: "Hayat devam ediyor..." Onun için hayat devam ediyor demek, "ben seni, senin hissettiğin anlamda sevmiyorum" demekti. Hayat devam ediyor demek, "böyle sevgilere, böyle aşklara bu Dünya'da yer yok" demekti... "Hiç bir şeyi abartma, normale dön, var olanı kabullen, boyun eğ" demekti. İçimdeki utancın ve kaybedişin acısı dinsin diye, en çok da bana iyilik olsun diye söyledi bir gün: "Sana aşık olamadım, çünkü sen benim gibisin. Öyle yakın, öyle bildiğim bir şeysin ki, inan çok denedim, ama olamadım... Sana sarıldığımda kurtulmak istediğim kendime sarılmış gibi oluyordum... Ne zaman bir başkalık, bağışlayıcı bir uzaklık arasam sana çarpıyordum, unutmak istediğim kendime çarpar gibi... Ben kendimden kurtulmak istiyorum, sen beni yine kendime döndürüyordun... Seninle seviştiğimde kendimle sevişmiş gibi oluyordum. Öylesine yakındın ki bana..." Bunları söyledi ve sonra kayboldu, Gitti. Ona kendisini hatırlatmayan, kendisine ait hiçbir iz, hiçbir ipucu taşımayan yerlere gitti... Benden ve ona kendisini hatırlatan her şeyden çok yorulmuştu... Ve bana, "bak hayat devam ediyor" derken, kendisi gibi olmayan birine aşık olmuştu... Onun için sancılar çekmeyen, nöbetler gelince onu hiç olmadık yerlerden aramayan, ona hayatının ancak çok küçük bir parçasında yer veren, onu benim gibi hayatının son umudu gibi aramayan birine aşık olduğuna kendisini inandırmıştı... Onun deyişiyle, ulaşılmaz, gizemli, imkansız birine; kendisinden, benden farklı birine. Artık kimi geceler bu ulaşılmaz, bu imkansız, gizemli adama duyduğu aşk için benden yardım istemeye gelmeye başlamıştı... Onun için neler yaşadığımı, nelere katlandığımı bilerek hem de... Evin içinde, elinde cep telefonu, kaygı ve merakla; "ne dersin, onu aramam doğru olur mu? " diye sorup duruyordu geldiği geceler.. Gözleri heyecanlı ve bencil bir ışıkla parlardı... Beni bu hayattan silerek... Hep onunla dolu olarak parlardı... Yine de, bu hayatta böyle olması gerektiğini içten içe hissederek; "sen bilirsin, istersen ara, içinden nasıl geliyorsa öyle yap" derdim... Aklıma, onu Anadolu'nun o yoksul otellerinden geceler boyu nasıl susuzlukla, sancıyla, umut ve umutsuzlukla aradığım gelirdi hep, kendimi güçlükle tutardım... Oysa o evimde, durup dinlenmeden arardı ulaşılmaz gizemli adamını. Cep telefonundan, "aradığınız numara kapalı ya da kaplama alanı dışındadır" mesajı gelmesine aldırmadan hep arardı. Utanmaz bir inatla... Susardım, onun konuşmasını beklerdim; ama konuşacak halde değildi. Ulaşılmaz aşkı kaplama alanı dışında, uzakta bir yerdeydi. Bu içindeki özlemi daha da artırıyordu. Onun için meraklanıyor, ona hissettikleri bu uzaklıkla daha çok anlam kazanıyordu... Beni sildiği gibi kendisini de silmişti. Uzaktaki, o gizemli, güçlü adamın ölçüleri, görüşleri, düşüncelerinden daha önemli hiçbir şey yoktu artık. Ona kavuşur kavuşmaz onun ölçülerini tamamen benimseyecek ve dünyaya bu ölçülerle meydan okuyacaktı.. Bense nerede olursam olayım, hep kaplama alanı içindeydim. Beni ne zaman isterse bulabilirdi. İstemese bile bulabilirdi. Bu yüzden ben kaybettim, ama kaplama alanı dışında olan adam kazandı. Gizemli, güçlü, egemen adam kazandı... Şimdi yaralarını sarmaya bana geliyor. Kötü enerjisini bana bırakmaya. Topraklamaya... Benden akıl almaya geliyor. Şimdi ben onun için sadece mola yeriyim... Zamanı geldiğinde, gücüne inandığında beni yine terk edecek, biliyorum... Yine de ona sevdalı varlığımdan ayıramıyorum kendimi... Sanki beni arayacakmış gibi, "ara" diyorum, bazen o da hemen arıyor zaten. Telefondaki ses yine kaplama alanı dışında olduğunu söylüyor. İşte o zaman onu kendi yerime koyuyor, daha fazla üzülmesin, yıpranmasın diye, "bir süre arama, biraz sabret, bekle o seni arasın" diyorum, ama o yine arıyor... Ama uzaktaki adam onu aramadığı için, ona yeni, özel, aykırı, gizemli öyküler ekliyor. Onu daha da yüceltiyor. Daha da önemsiyor... "Zaten sen benim içimdesin" diyor bana, her şeyini bildiğim. Beni çok iyi bildiği için kendi gibi küçümsüyor... Çünkü ben ona kendisini hatırlatıyorum. Ona kendisini hatırlatmayan biri gerekti hep, hep bunu beklemişti. Uzak, güçlü, ne olduğu belirsiz birini.. Belirsizliğiyle heyecan uyandıran... Hiçbir sorununu, karmaşasını çözemediği, çözmekten usanıp çareyi sonunda kaçmakta bulduğu kendisinden kopartan, uzaklaştıran birini.Bilmiyor oysa, o en dipteki acısıyla yüzleşmekten çekindikçe hep kendisinden kaçacak. Ve hep uzaktaki, gizemli, imkansız birine sevdalanacak. Bilmiyor oysa, yıllarını bu uzaklıklarla kendisi arasındaki o korkunç, o kapanmaz boşlukta savrularak geçirecek... Bilmiyor oysa... Bir zamanlar hayatta en çok sevdiğim insan için bile aşk buydu işte... Aşk onun için de ulaşılmaza, güçlüye, aramayana duyulan yoğun özlemdi... Kendisinden, o en dipteki acısından kaçıp kurtulmaktı.. Bazen onda kendimi görüyorum; "ne olur arama artık" diyorum bazen, "aradıkça kaybedersin, biraz daha sabret, onun aramasını bekle" diyorum... "Uzakta, ulaşılmaz olan sen ol; ne olur, bırak su telefonu elinden, aradıkça, özledikçe, içini açtıkça kaybedersin" diyorum. gözlerimdeki yangını gizleyerek işte böyle söylüyorum... Ama o beni dinlemiyor. Gücün, ulaşılmazın, güçlünün gizeminden onu kurtaramıyorum... Durmaksızın arıyor. Bu defa buluyor onu: "Şu an yoldayım, ben seni sonra ararım" diyor, uzaktaki imkansız adam... Bu ona yetiyor... "Şu an yoldayım, ben seni sonra ararım..." Benim yıllarca, geceler boyunca söylediğim onca şeyden daha çok etkiliyor bu cümle onu... "Buymuş işte" diyorum, gerçek bu kadarmış... Aşk da bu hayat gibi adaletsiz, acımasız, hep güçlünün, hep ulaşılmaz olanın kazandığı bir duyguymuş... Aşk da bu hayat gibi sadece bir iktidar oyunuymuş. Bu oyunda bir hep köle ve bir de efendi varmış... Sonunda uzaktaki adam onu yanına çağırıyor... İşi bittiğinde, mola verdiğinde, tenini özlediğinde, gecesinin bir bölümünü onunla geçirmeye karar verdiğinde yanına çağırıyor... Sonra o ayağa kalkıyor, cep telefonunu çantasına koyuyor, yanıma geliyor: "Ona gidersem, kızar mısın?" diyor... Hayatı hiçe sayan bir gülümseyişle  bakıyorum yüzüne; "Hayır, neden kızayım? yaşamak senin de hakkın" diyorum... Çıkarken son anda göz göze geliyoruz. Anlıyorum... Ne yaşamak istediğini anlıyorum. Bana aramızda o çok gizli bir anlaşma yapmışız gibi bir an, ama çok derinden bakıyor. "Beni biliyorsun, ne olur bir şey deme ve engelleme" diyor sanki gözleriyle... En dipteki acısını bana bırakıp gidiyor... Bu hayatta çözülmesi mümkün olmayan, onu bu hayattan koparıp kendisiyle yüzleştiren her şeyi bana bırakıp, kendince o ulaşılmaz, o gizemli, o güçlü saydığı adama gidiyor... Biliyorum, onu anlamaktan başka yapacak hiçbir şeyim yok... "Peki git" diyorum... "Git..."  Zaten özlediğimiz hiçbir şey bu hayatta mümkün değil. Kapım ardına kadar açık sana... Hayatı hiçe sayan bir gülümseyişle bakıyorum arkasından. "Git" diyorum. Sonra kendi kendime, "kapım ardına kadar açık sana, git" diyorum...

6/5/2008
08:07

Kırılan Kalp

Bir dal kırılırsa tekrar tutabilir.
Bir cam kırılsa belki tekrar yapıştırmak kabildir.
Bir kuşun kanadı kırılınca uçamaz zannedilir; iyileşince uçması mümkün.

Ya kalbin kırılışı, inkisara uğrayışı, bin parça oluşu, yok mu, ne onulmaz şeydir o? Sonsuz hayatı kaybettirir insana.
Maddi şeyler kırılınca yapıştırılır, birbiri ne tutturulur da yine bir şeye benzer. Fakat manada öyle mi?
Bir kere kırılan kalbin parçalarını hangi maharetli el birleştirebilir?
Mevlanın nazar-gahı olan gönüldeki inkisar, yüzde teessürünü gösterince o gönlü almak ne kadar müşküldür artık.

Bazen bir söz, karşıdaki insanın dünyasını yıkar, harab eder.
Bazen bir bakış öldürür insanı.
Bazen de bir yüz ifadesiyle kaynar su dökülmüş gibi olur kişi başından aşağı.

"İlim ü amel ne fayda
Bir gönül yıktın ise"

dediği gibi şairin, büyük bir cürümdür gönül yıkış.

Hele hele hassas insanların kırılışı bambaşkadır.
Böyle kişilere karşı oldukça dikkatli hareket etmek gerekir.
En küçük kırıcı bir söz ve hareketten kaçınmalıdır insan.
Zira gönül yarasının merhemi yoktur.
Kırılan harab olan bir gönülden yükselen feryat da kabule karindir.
Hakkın katında.
Zira "Mazlumun ahı gökyüzüne kıvılcım şeklinde yükselir" buyuruyor Nebiler Nebisi.
İnsan ne kadar sert mizaçlı olursa olsun, eğer dikkat ederse gönül yıkmadan, kalb kırmadan, bir ömür sürebilir.
Hiçbir zaman "Tabiatını, huyum" diyerek atamaz bu vebali üzerinden.
Zira yapılan hareketlerde Mevla'ya karşı sorumluluğunu unutmamalı insan.
Ve hesap vereceğini...

sorar kırılan kalp asla unutulmaz......

2/5/2008
07:35

Güller Ağlasın

 

 

Mevsimler yas tutup güller ağlasın
Ahımla inleyen eller ağlasın
Mademki sen yoksun şimdi yanımda
Leylaklar dökülüp güller ağlasın.

 

 

Sevgilim bu yerden gittin gideli
Ilgıt ılgıt eser sevdanın yeli
Bu öksüz ruhumun sensin emeli
Leylaklar dökülüp güller ağlasın.

2/5/2008
07:28

Hayat Sabra Denktir...

Olmaz gönlüm, olmaz öyle!
Keskin sirkenin akıbeti malûm. Dört mevsimi yaşayan bir cennetin bağrında büyüdün de sen, onun için böyle bir baharı ve yazı özlersin.

İstersin ki çabuk geçsin fırtınalı sonbahar, ayaza durmasın kışlar.
Dedim ya, sen dört mevsim hesabını yaparsın yaşarken duygularını.
Ama bilmelisin herkes buralı değil.

Bilmelisin, güneş görmeyen yurtlar var.
Olmaz gönül, olmaz öyle.

Yükün ağır bilmekteyim, baharı yaşamayanlarla kış nasıl geçer; onu da bilmekteyim.

Ama şunu da bilmekteyim ki, sabredebildiğin ölçüde yaşarsın.
Eminim ki, hayat sabra denktir.
Ve sabır, tahammülün bittiği yerde filizlenir.


Sabır gönlüm, sabır!
İçine çekerken, zehir gibi gelir tadı, boğulacağını zannedersin.
Kanın çekilir yüzünden, bembeyaz olur sîman; yutkunursun, geri döner içinde düğümlenenler.
Başını eğmek istemezsin; ama kaldıramazsın da öyle göklere doğru.
Ağlarsın, gözyaşın akmaz.

Haykırmak gelir içinden, zangır zangır gürültüler habercisi olur titreyen ellerin

Konuşursun yalnızca kendinle, dökersin içini; senden başkası duymaz bilirsin bunu.

 

Sitemlerin dillenir haklı olduğunca, bağırırsın rahatlarcasına, ama sadece kendi içinde, ama Sonra gözlerin...

Gözlerin nihai nokta olmak ister en sonunda.
Durur öylece, bakar, bakar...
Ve kimseler fark etmez neden donuklaştığını, kimseler anlamaz anlatmak istediği çifte derin mânâyı...

Sonra çekip alıverirsin anlamlı bakışlarını ruhunu bir kenara bırakmışlardan.
Yüzünü çekersin, yalan dünyanın yalancılarından.

Alnındaki kırışıklıkları alıverirsin haberi olmayanların önünden.
Ve başlar böylece sabır maratonun.

Korkma gönül,
sen hele azmet sabır için, yüreğini koy ortaya, gör ne mânevî hediyeler paketliyor Yaradan...


En masumane tavırlarına gaddarca yaklaşanlar olacak belki.
İçindeki çocuk hafife alınacak...

Anlatmak istediklerin değil, anlaşılamamış yanların konuşulacak.
"Olsun!" diyeceksin, yüzündeki gülümsemeyi kaybetmeden.

Ve kalbin şöyle bir hafifleyecek, damarlarına giden iyimserlik yolunu tıkamadığından...

 

Üzülüp acı çektiğin anlarda çileni hafife alanlar olacak belki...
Öyle bir yanacak ki için, kimseye anlatamayacaksın.

Günlerce ağlayacaksın gözyaşının lâhutî ikliminde.
Sonra en yakınındaki, en yüreğindeki vuracak hislerini...

Canım dediğin dönecek sırtını.
Bir "ah!" çekeceksin derinden ve anlamaya çabalarken empatinin gücüyle,

Arkanı döndüğünde kimse kalmamış olacak.
"Sabır" diyeceksin, yine sabır...

 

Faltaşı gibi açılıp kalacak gözlerin bazen de...
Çok şaşıracaksın, çoook!
Ya gönül...

Kalb kırmak çok kolay oldu, kalbin değeri pazarlara bile çıkartılmaz oldu.
Tatlı sözü unutanlar çok, şu hengâmesinden sallanıp duran asırda!

Aldırma diyemem, aldıracaksın elbet, hislenip içerleyeceksin belki.

Zannediyor musun ki,
 yüreğine aldıklarına söylediğin nazenin kelimeler, boşta kalır!
İnanıyor musun ki, sevdiklerin için kurduğun lâtif cümleler, öksüz bırakılır!

Yok gönül, yok!
Sahibi var hepsinin.
Bırak duymasın insanlar, bırak sertliği onlara! Bırak, tabularına kale yapsınlar!

Yeter ki sabret gönül, asıl sahibini düşünüp sabret, başını sonunu kestiremediğin olaylarda bile...

Bırak vursunlar ayıbını yüzüne, bir kusuruna binler cefâ taksınlar.
Yaradan'ın "Settar" ismi, beşerin hükmüne mi kalmış.

Sen sabret gönül...
Felaket tellalları susmasınlar isterlerse?
Olumsuzluğu yaymanın zevkine doyamayanlara inat, bütün güzel düşüncelerini yay sere serpe.

Zehrini ağzında taşıyan yılanın başını ezemesen de, bal damlasın dilinden.
İnan, kimse üzemez seni Uzat ellerini ve bekle.
Sabırla bekle gönül!
sabret gönül,
sabret!...


Ama şunu da bilmekteyim ki, sabredebildiğin ölçüde yaşarsın.
Eminim ki, hayat sabra denktir.
Ve sabır, tahammülün bittiği yerde filizlenir..

<<Önceki Sayfa |1/34|Sonraki Sayfa>>



DESIGNED BY GULLERE VURGUN

LINKLERIMIZ

: ELİT1GRUP SINEMA

: ELİT1GRUP RESIM

: ELİT1GRUP RADYO

: DEPREM IZLE

SAYAC 2

Image Hosted by ImageShack.us