Sıkıyönetimin askerî savcılarından Baki Tuğ’dan, 1971’de karşı darbe hazırlığı içinde olanlarla ilgili inanılmaz açıklama. Baki Tuğ, 3 milyona yakın insanın katledileceğini, ölüm listelerinin de MİT’in arşivinde olduğunu söylüyor.
Geçen yılın ağustos ayına kadarki yaklaşık on yıllık sürede Emniyet 3 bin 12 çete operasyonu yapmış. Operasyonlarda 24 bin 931 kişi yakalanıp yargı önüne çıkarılmış, 8 bin 601 kişi tutuklanmış. Jandarma da 771 operasyonda 10 bin 437 kişiyi yakalamış, bunlardan 6 bin 269’u tutuklanmış. Toplarsanız on yılda 35 bin kişi çete operasyonu kapsamına alınmış. Bu verileri, TBMM Susurluk Komisyonu Başkanlığı yapmış eski milletvekili Mehmet Elkatmış, Taraf gazetesine verdiği röportajında dile getiriyor. Bu verilerin içerisinde “Ergenekon Terör Örgütü” kapsamında isimleri gündeme gelenler yer almıyor.
Türkiye’nin yakın siyasi tarihi bu çetelerin hedefleri doğrultusunda yaşanmış çalkantılarla dolu. Kimileri 27 Mayıs’ı sayıyor, bu sancılı sistemin başlangıcı olarak. Fakat tarih sayfalarında yolculuk yaptıkça daha geriye de gidilmesi gerektiğini anlıyoruz. A. Baki Tuğ, (kendisi bu şekilde kullanıyor) 1972 yılında asılan Deniz Gezmiş’lerin idam kararını veren mahkemenin savcı yardımcısı olarak ün yaptığı gibi, solcu gruplar tarafından da ‘mimlenmiş’ bir isimdi. Tuğ, 12 Mart 1971 Muhtırası ile alakalı ilginç olduğu kadar ürpertici ifşaatlarda bulundu Aksiyon’a. Söylediğine göre, darbecilerin planladığı gibi 9 Mart 1971’de komünist bir ihtilal olsaydı, ihtilalciler 3 milyona yakın insanı öldürecekti. Öldürüleceklerin listeleri de Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) arşivinde mevcut.
Tarih tekerrürden mi ibaretti? Zira, bu tür ölüm listelerinin yapıldığı, 2007 Türkiye’sinde bile açıktan açığa kamuoyuna duyuruluyordu. Onun için, uzun yıllar devlete hizmet etmiş, her ne kadar ‘derin veya yufka devlet’ diye bir şey olamayacağını söylese de bu işlerin işleyişini bilen tecrübeli bir isimle, eski bakan ve milletvekili Baki Tuğ’la görüştük.
-27 Mayıs 1960 darbesi olduğunda ne hissettiniz?
O tarihte askerî öğrenci idim. Demokrat Partili (DP) bir babanın çocuğu diye ihbar ettiler. 9 gün gözetim altında kaldım.
-Sıkıntılar yaşadınız…
Evet. Babam bir müddet Sivas kampında kaldı, sonra serbest bıraktılar. Ondan sonra siyasi parti faaliyetlerine yine devam etti. Bizim hiçbirimizi devletin dışında bırakmadı. Genelde devlet hizmetinde çalıştık. Politikaya girmemizi istemiyordu. Ama ben aileden en son politikaya bulaşan isimlerden birisi oldum. Bulaşmak zorundaydım. Çünkü 12 Mart 1971 döneminin savcıları arasında yer almış olmamız bizi politikaya zorladı. Üzerimize çok geldiler. Yoksa politik yapımız yoktur yani.
-1971 ve sonrasındaki ithamlar mı etkili oldu üzerinizde?
Hepsi. Esasen biz o dönemde çok güzel bir görev yaptık. Devlet bize görev vermişti. Onu taviz vermeden yerine getirdik. En sıkıntılı dönemdi. Türkiye ya komünist olacaktı ya da mevcut anayasal düzeni koruyacaktı. Biz anayasal düzenin bekçiliğini yaparak görevimizi yerine getirdik. O nedenle de Türkiye’de Marksist düşüncenin temsilcileri bizi düşman ilan etti. Sanki biz görevli değiliz de onlara düşmanız. Hayır. Öyle bir şey yapmadık, hissetmedik, duymadık, görmedik, düşünmedik. Devletin verdiği görevi, önümüzdeki kara kaplı kitaba göre, vicdanımızla bütünleştirmek suretiyle yerine getirdik.
-Hep karıştırılır, siz o üç idam kararının verildiği zaman savcı yardımcısı idiniz değil mi?
Deniz Gezmiş’lerin dosyasının asıl savcısı Keramettin Çelebi idi. Ben onun yardımcılığını yapıyordum.
-Bu idamlar 27 Mayıs’taki üç idamın intikamı mı idi?
Hayır efendim, hiç mümkün değil. 27 Mayıs ayrıdır, 12 Mart ayrıdır. 27 Mayıs bir gece darbesi ve millet iradesi ile iktidara gelen bir siyasi partiyi iktidardan etmiş, yönetime el koymuştur. Bir defa 27 Mayıs Mahkemesi özel bir mahkemedir. Anayasal bir mahkeme değildir. Millî Birlik Komitesi üyeleri, o günün mahkemesi karar vermiş, onlar da onay etmiş, infaza göndermişler. Ama sıkıyönetim mahkemeleri anayasal mahkemelerdir. Yargıtay vardı, denetim organları vardı. 12 Mart 1971 Muhtırası, Marksist bir ihtilal yapmak isteyenlerin devleti ele geçirmelerine mâni olmuştur. Yani anayasal düzeni değiştirmek isteyenlere fırsat vermemiştir. Bu şartlarda 27 Mayıs’la 12 Mart’ı mukayese edenin aklından şüphe ederim.
-Ama her ikisinde de idamlar var…
27 Mayıs’ta 3 kişi idam edilmiştir, 12 Mart’ta da 3 kişi idam edilmiştir. Ama ilk idam edilenler millî irade ile iktidara gelenlerdir. Bunlar ise tam tersi. ‘Anayasal düzeni değiştirelim. Biz hâkim olalım. Türk insanını öldürelim, Rusya ile beraber bu işi götürelim’ şeysi var orada. Şimdi 12 Mart ile 27 Mayıs’ı nasıl mukayese edeceksiniz? Bu ayıbı bazen (Aydın) Menderes de işliyor. Bazen mukayese yapıyor, ‘Babama da yazık oldu, onlara da yazık oldu.’ diyor.
-İdamlara karşı geliyor herhâlde.
İdamlara herkes karşı olur. Şimdi 3 tane genç insan idam edildi diye biz mutlu mu olduk? Kanun emrediyordu, idam edildiler. Mahkeme mahkûm etmiş, Yargıtay onaylamış, TBMM de ‘bu yerinde’ demiş, cumhurbaşkanı da basmış imzayı. Şimdi buna ne diyeceksiniz? Diyecek bir şeyiniz var mı? Devlet kendisini savunmuştur. Komünist bir ihtilal olsaydı ne olacaktı? Üç tane insan mı idam edilecekti?
-Ne olacaktı?
Böyle duvar dibinde binlerce insan taranıp öldürülecekti. Listeleri vardı. 3 milyona yakın insanı öldürmeleri için listeleri vardı. Bütün işadamları gidecekti. Şimdi, ileri geri konuşan işadamları var. O utanmazların da hepsi listede idi.
-Bu isimler çıkmış mıydı ortaya?
Çıkmıştı. Hepsi MİT’in arşivinde var.
-Ama kamuoyu bilmedi hiçbir zaman?
Kamuoyuna veremezsiniz. Kimlerin öldürüleceği listesi elimizdeydi.
-Kamuoyuna hiç yansımadı mı bu?
Yansımadı. Onlar devlet… Sır onlar. Nasıl yansıtacaksın? ‘Falan şahsı öldüreceklerdi’ dediğin zaman yanlış yaparsın.
-Bütün işadamlarından mı bahsediyorsunuz?
İşadamlarının büyük bir kesimi öldürülecekti 12 Mart 1971 sonrası.
-Sağ-sol ayrımı var mıydı listelerde?
Vardı tabii, olmaz olur mu? Sağcılar öldürülecekti.
-Bir röportajınızda darbecilerin Cumhuriyet gazetesinde yuvalandığını söylüyorsunuz. Yani darbenin orada hazırlandığı gibi bir açıklamanız vardı.
O günlerde ihtilalin yayın organları vardı. Onlardan biri Devrim gazetesi, diğeri Cumhuriyet gazetesiydi. Yön, Emek ve Türk Solu dergileri de vardı. Bunlar bir nevi ihtilalin sözcülüğünü yapıyorlardı. Onlarla olan faaliyetlerimiz bizi sıkıyönetime kadar getirdi. Sıkıyönetimde de görevimizi yaptık, kimseye taviz vermedik. Bunun için de bizi hedef seçtiler. Ondan da pişman değilim. Türkiye’yi hiç olmazsa zalim bir rejimin elinden kurtardık. 12 Mart 1971 Muhtırası olmasaydı, bir komünist darbesi olsaydı ne olacaktı Türkiye’nin hâli? 12 Mart’ın sıkıyönetim komutanları, savcıları, hakimleri fedakarca görev yaptılar ve anayasal düzeni koruyup bugüne getirdiler.
-Komuta kademesi de işin içindeyken ne oldu da 12 Mart’ta rüzgâr tersten esmeye başladı?
İhtilali genç subaylar yapacaktı. Yani 9 Mart’ta Türkiye’yi sosyalist bir sisteme kaydıracaklardı. Olaya hâkim olduktan sonra da başlarındaki komutanı götürüp Mısır’daki General Necip misali sosyalist sistemi uygulayacaklardı. Bu nedenle 9 Mart’ı yapamadılar. 9 Mart, 12 Mart Muhtırası’na çevrildi.
-Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur, Tümgeneral Celil Gürkan ilk başta darbenin içinde yer alıyordu. Sonra neden vazgeçtiler?
Vazgeçmelerinin tek sebebi vardı. Emek Mahallesi’nde (Ankara’da) yapılan bir gece toplantısı vardır. Komünist darbenin son toplantısı. Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, Korgeneral Atıf Erçıkan’ı da o toplantıya göndermiştir. O da cuntacılara dâhildir. Gitmiş, oradaki konuşmaları teybe kaydetmiş, sonra teybi getirip Genelkurmay Başkanı’na dinletmiştir. Genelkurmay Başkanı teybi dinledikten sonra Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürleri çağırıp “Paşa ihtilali yapacaksınız, sizi de götürecekler.” demiştir. Bunu dinleyen Faruk Gürler Paşa da Memduh Tağmaç’ın yanında yer aldığı için darbe muhtıraya dönüşmüştür.
-Darbe yapanlar da anayasal düzene kastediyor. Onların yargılanmamalarına nasıl bakıyorsunuz?
İhtilaller başarılı olursa yapanlar kahraman, başarısız olursa hain olurlar. Başarılı olmuşlar. Onu tartışamazsınız.
-Böyle mi devam etmeli mesela?
Onun önüne geçemezsiniz. Böyle devam edecek. O ihtilalin kanunudur.
-Bu Ergenekon Terör Örgütü ve kamuoyuna yansıyan çetelerle alakalı gelişmeleri izliyor musunuz?
Ortaya çıkan bir şey varsa zaten onun hesabını sorarlar. Türkiye’de artık gizli kalacak bir şey yoktur. Herkes günışığı gibi ortadadır. Elbette bugün de bir gayret içerisinde olanlar vardır, yarın da olacaktır, daha sonra da… Ama büyük çapta etkili olacakları kanaatini taşımıyorum.
-Son zamanlarda birbiri ile ilintili zincirleme olaylar ortaya çıktığı için soruyorum bunu. Farklı eylemlerde kullanılan seri numaraları aynı bombalar mesela…
Her toplumda olduğu gibi bizim toplumumuzda da bu tür maceraperestler olacaktır. Ama devletin mevcudiyeti artık bundan sonra öyle şeylere müsaade etmeyecektir. Dün çanak tutuluyordu. Bugün çanak tutan yok. Çanak tutan olmadığı için de bu tür faaliyetlerin olacağı kanaatini taşımıyorum. Suç işleyenlerin hesabını görürseniz bu işler biter.
-O zaman Başbakan neden derin devletten bahseder bir ülkede?
Bakın ben derin devlet, sığ devlet diye bir şey kabul etmiyorum. Devletin koruyucu organları vardır, o organlar da bellidir. Eğer o organlar yanlış yapıyorsa, onları yenilersiniz. Derin devletten, yufka devletten söz edemezsiniz. Devlet devlettir. Eğer devletin kendini koruma vasıtalarını derinlik olarak görüyorsanız onlara yanlış yaptırmazsınız. Yanlış yapanları alırsınız, yanlış yapmayacakları da görevlendirirsiniz.
-Ama kamuoyunda sürekli tartışılan, her gün ayrı bir haberi ile halkın kafasında yer eden olaylar geliyor gündemimize?
Efendim, gelişmekte olan olay dünyanın her yerinde vardır. ABD’de de vardır, Avrupa’da da, Türkiye’de de vardır. Çünkü derin devlet dediğiniz şey devletin kendini koruma organlarıdır. İstihbarat teşkilatlarıdır. Yurtiçi ve yurtdışı birimleri vardır. Devlete gelecek zararları onlar tayin ve tespit eder, ilgili birimlere iletirler. İlgili birimler de o tehlikeleri önler. Siz bunları derinlik olarak düşünüyorsanız yanlıştır. Bu her devlette vardır.
-Siz Susurluk konusunun istenilen noktada çözüldüğünü düşünüyor musunuz?
Ben Susurluk’un istenilen noktaya ulaştığı kanaatini taşıyorum. Susurluk özel olarak işlenmiş bir suç değildir. Susurluk bir kaza sonucunda gündeme gelmiş bir olaydır. Devlet tarafından bilinen bir olaydır. Orada bazı insanların devlet nezdinde görevleri vardır, nitekim onlar zaten ortaya çıkmıştır. Ve hesabı olanların hesabı da görülmüştür.
- “Devlet eğer bir güce karşı ise başka bir şeyi kullanmak isterse bunlar olur” diye bir açıklamanız var zamanında. “Gayet normaldir, devletin uyguladığı stratejidir.” diyorsunuz.
Devletin eli kolu vardır. Devlet kendisine zarar veren unsurlar varsa eli kolu ile o unsurların hepsini bulur. Gündeme getirir, gereğini yapar ve ondan sonra kıpırdayamazlar.
-Bu unsurlar mesela başbakana suikast düzenleyebilir mi?
Efendim öyle bir teşebbüsü düşünenler olur, ama devletin görevi onları önlemektir. Onları yok etmek, ortadan kaldırmaktır. Devlet bunun için vardır.
-Abdullah Öcalan SBF öğrencisi iken öğrenci eylemleri sebebiyle gözaltına alınıp size getiriliyor. Siz, önce fazla ceza talep ediyorsunuz, sonra Öcalan’a dair MİT’ten ‘bizim elemanımızdır’ diye bir yazı geliyor ve az bir ceza talebinde bulunuyorsunuz. Doğru mu bu? Öyle bir şey yok, sahtekârlık yapıyorlar. Olay şudur. Zannederim 2 Nisan 1972 idi. Ben sıkıyönetimin nöbetçi savcısıydım. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 43 öğrenciyi yakalayıp getirmişler. O gece sabaha kadar evime de gitmedim. O çocuklar gözetim altında uzun süre kalmasınlar diye. Aldım herkesin ifadesini. Ertesi gün SBF’den öğretim üyelerini, müstahdemleri, dekanı, hepsini dinledim. 20 öğrencinin bir şeysi yoktu. 22 öğrenci hakkında yeterli delil olduğu için onları tespit ettim, iddiama yazdım, tutuklama talebi ile mahkemeye gönderdim. Mahkeme 22 öğrenciyi tutukladı. 22 öğrenci mahkûm oldu, cezaları infaz edildi, sonra cezaevinden çıktılar. Bunlardan birisi de Abdullah Öcalan’mış. Ben müneccim değildim. Müneccim olsa idim ‘Abdullah Öcalan ileride milletin başına bela olacak der’ devlete de buna sahip çıkın derdim. Ve o öğrencilerin içerisinde en büyük cezayı alan Öcalan’dır, 6 ay yatmış. Ötekiler 3’er ayda tahliye olmuşlar.
-MİT’ten size ‘Bizim elemanımızdır’ belgesi geldi haberi nereden çıktı peki?
Öyle bir şey olsa zaten Abdullah Öcalan tutuklanmazdı. Sahtekârlık yapıyorlar. Öcalan’ı Öcalan yapanlar, şimdi aynaya bakıp kendilerini görmüyorlar. ‘Abdullah Öcalan himaye edildi’ diyenler Öcalan’ı büyüten, yüceltenlerdir. Onlar bellidir Türkiye’de. Marksist, Leninist faaliyetleri örgütleyenler, büyütenler, geliştirenler Öcalan’la, Abdullah Öcalan Suriye’ye gidinceye kadar beraberlerdi. Türkiye İşçi Partisi, Türkiye Öğretmenler Sendikası, Dev-Genç’in bir bölümü beraberdi. Devrimci Doğu Kültür Ocakları onlarla beraberdi. Öcalan bu tarlalarda yetişmiştir. Onun için bunlar şimdi günahlarının bir bölümünü kefaret olarak ödemek için başkalarına çamur atmaktan başka bir işlem yapmıyorlar.
-Doğu Perinçek PKK’yı MİT kurdu diyor mesela…
Doğu Perinçek’in kendisi bir defa oranın elemanı mı değil mi ona bakmak lazım.
-Sizin kanaatiniz nedir?
Bir kanaat söylersem yanlış yaparım. Çünkü Perinçek de bizde sanıktı, ceza aldı. Aftan istifade etmek suretiyle çıktı.
-Sizin arşivinizde vardır belgesi!
Var tabii, hepsi var.
-Dosya gibi değil de oranın elemanı mı değil mi diye…
Yok, o yoktur. Çünkü Perinçek’in davası bende değildi. Onun dünü ile bugününü mukayese etme imkânı yok ki. Dünkü Doğu Perinçek Maocu, bugünkü Doğu Perinçek ulusalcı. Bunu nasıl izah edeceksin? Yanlış yapmıştır, yanlışını düzeltmek için şimdi de ulusalcı kesilmiştir yani. Türkiye’deki Kürtçü faaliyetlerin önderlerinden birisidir kendisi. Kara Kuvvetleri 4. Subaylar Örgütü Davasını Perinçek yönlendirmiştir. O çocuklar bizde mahkûm oldular. O da onların arasındaydı. İşte bu Doğu Perinçek kalkıyor ‘PKK’yı MİT kurdurmuştur’ diyor, öyle şey olur mu yahu?
-Bu sizin açıklamanız galiba, “Öcalan’ın eşi Kesire Yıldırım’ın babası MİT mensubudur.” diye.
MİT’in elemanıdır, MİT’e çalışıyor Ali Yıldırım. Ben de biliyorum, herkes biliyor.
- ‘PKK’yı MİT kurdu’ ifadesi acaba kayınpederinin MİT elemanı olmasından mı kaynaklanıyor?
Oradan çıkıyor tabii. Kesire Yıldırım, Ali Yıldırım’ın kızı. Öcalan ile evlenmiştir. Evlendiğine göre Apo da MİT elemanıdır.
-Ali Yıldırım, kızı Öcalan’la evlenmeden önce mi sonra mı MİT’e girmiş?
Zaten kızı ile Öcalan’ın tanışması çok sonra. Kesire’nin babası memuriyete MİT’te başlamış ve MİT’ten emekli olmuştur.
-Köyde yaşayan birisi aslında.
Evet öyledir.
-Kesire’yi Öcalan’la evlendirme bu projenin bir parçası olabilir mi? Severek mi evlenmişler mesela?
Kesire esasen başkasının nişanlısıdır. Kesire’yi o nişandan ayırmak suretiyle Abdullah Öcalan’la evlendirmiştir.
-Burada aslında MİT takip edelim anlamında vermiş olabilir mi?
Zannetmiyorum. Öcalan’ın o günlerde esamisi okunmuyordu. Gazi Üniversitesi’nde aklı başında iki öğrenci, Mehmet ile Ahmet Demir, Kürtçü faaliyetleri Ankara’da götürüyordu. O zaman Öcalan’ın ismi de yok cismi de… Bu çocuklar mahkûm edilip piyasadan çekildikten sonra 1978’de Öcalan gündeme gelmiştir.
-Öcalan devletin bursu ile okuyor bunun öncesinde…
Devletin bursu ile okuyor, Tapu Kadastro memurluğuna tayin ediliyor, Diyarbakır’a gidiyor, oradan İstanbul’a tayin ediliyor. İstanbul’da kayıt oluyor, oradan Ankara SBF’ye geliyor, ondan sonra bu işlerin içine giriyor.
-Siz Öcalan’la MİT’in irtibatını araştırdınız.
Araştırdım. Elimizde belge olsaydı onu Uğur Mumcu’ya da verecektim. Deşifre edecektim onu; ama yoktu. Çıkmadı. Biz MİT ile içli dışlı görev yaptık yani. Devletin görevi devletin savcısına yardım etmektir. Biz elimizdeki dosyalarla ilgili falan şahıs hakkında MİT’in bilgisi nedir, belgesi nedir diye hepsini sorardık. Ama bununla ilgili bir şey çıkmadı.
-Hâlâ askerle, hükümetle irtibatınız, istihbaratınız oluyor mu?
Gayet tabii. Elbette, niye olmasın?
HEP DEVLETİN HİZMETİNDE OLMUŞ BİR AİLE
1937’de Gümüşhane’nin Şiran ilçesinin Örenkale köyünde, dördü kız 8 çocuklu bir ailede doğan Abdülbaki Tuğ’un ataları aslen Hazar’ın kuzeyinden İstanbul’a yerleşmiş önce. Aile, Nuhoğulları, nam-ı diğer Hocaoğulları diye bilinmektedir. Dedelerinden Sancaktar Halil Efendi İstanbul müftülerinden, zamanın eğitim komisyon üyeliği de yapmış birisidir. İmparatorluğun çöküşü ile birlikte aileye Şiran’ın üç yaylası tahsis edilir. Ailenin bir bölümü de Trabzon Of’a yerleşir. Bu koldakiler Nuhoğulları soyadı ile hayatlarını Of’ta sürdürüyor bugün.
Dedelerinden birinin padişahın huzur hocalarından olduğunu söyleyen Tuğ, emekli Jandarma Genel Komutanı Tümgeneral Nezihi Fırat Paşa’nın büyükannesi kanalı ile dayısı olduğunu belirtiyor. Ağabeyi Enver Tuğ, Hâkim Deniz Tuğamiral rütbesi ile kardeşi Halil Tuğ da Emniyet Genel Müdür Muavini olarak emekli olmuş. Diğer kardeşi Prof. Dr. Adnan Tuğ ise Gazi Üniversitesi hukuk fakültesinde öğretim üyesi. İmparatorluğun çöküş evresinde Van’daki Ermenilerle çatışmalarda dayılardan Albay Halil Efendi, Tuğ nahiyesinde şehit olunca bunu soyadı olarak almış aile.
Öğretmen emeklisi bir babanın oğlu olan Tuğ, Trabzon Lisesi’nden mezun olmuş. Ailesine yük olmamak için askeriyeyi tercih eden Baki Tuğ, askerî öğrenci iken hukuk fakültesine de kaydolur. Bunun öncesinde 6 ay tıp eğitimi almıştır. Kadavralara dayanamayınca hukuka geçip 1961’de buradan mezun olur. Marlon Kemal adıyla bilinen ve yeraltı dünyasınca öldürülen Savcı Kemal Şimşek’le sınıf arkadaşı olan Tuğ, 6 ay staj yaptıktan sonra ilk vazifesini Jandarma Genel Komutanlığı Muhafız Alayı Disiplin Subaylığı Hâkimliği’nde yapar. 6 ay sonra Jandarma Genel Komutanlığı Adli Müşavir Yardımcısı olur. 1963 yılında Jandarma’daki hâkimler ile Kara Kuvvetleri’ndeki hâkimler birleştirilince Tuğ da Kara Kuvvetleri Savcı Yardımcılığı’na atanır. Burası aynı zamanda siyasi mahkeme savcı yardımcılığıdır. Buradaki görevi sebebiyle sol tarafından hedefe konacak kadar tanınmış bir kişidir. 1971’de sıkıyönetim ilan edilince Deniz Gezmiş’lerin de idam kararını veren mahkemede görev alır. 1980’de Kıbrıs’ta Barış Kuvvetleri Askerî Mahkemesi Hâkimi olarak görev yapar, 83 yılında da dönüp emekli olur.
Kısa bir süre avukatlık yapmayı dener. Savcı ve hâkimlerin avukatları yeri geldiği zaman azarlamasına içerler ve bu işi de bırakır. Sadettin Bilgiç ve Süleyman Demirel’in daveti ile politikaya girer. Büyük Türkiye Partisi ile Doğru Yol Partisi’nin kurucularından olur. DYP’de genel başkan yardımcılığına gelir, milletvekilliği, bakanlık ve komisyon başkanlığı yapar. İkisi kız üç çocuk babası Tuğ, 1995’te politikadan ayrılıp vaktini ofisinde geçirmeye başlar.
NEDEN 9 YERİNE 12 MART OLDU?
1971 yılında, ordunun komuta kademesi ve genç subaylarla beraber, aralarında Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk’ların da bulunduğu gruplar Türkiye’de kömünist bir darbe hazırlığı içindedir. Darbeden sonra genç subayların kendilerini tasfiye edeceğini son anda öğrenen Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç tavır değiştirince, darbeciler hükümete muhtıra vermekle yetinir.
--alıntı-

